Tapınak Şövalyeleri Tarihi

Yazar Nesimi 2 Ocak 2016 Cumartesi 0 yorum

                                             Tarihin en gizemli topluluklarından biri de hiç kuşkusuz Tapınakçılar’dır. Fransızca’da “Templiers”, İngilizce’de “Templars” olarak adlandırılan bu şövalyelerin gizemi günümüzde de varlığını korumaktadır. Özellikle de Mason Cemiyetlerinin bu şövalyelere sahip çıkmaları günümüzde de süregelen bir ilgiye kaynaklık etmektedir. 1099 yılında Kudüs ve Filistin’deki kutsal yerler Haçlılar’ın eline geçmişti. Ancak Haçlı kuvvetlerinin burada güven içinde olduklarını söylemek çok güçtü. Buradaki Müslüman kuvvetler, özellikle de 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra akın eden Türkler Haçlıları güç durumda bırakmaktaydılar. Bölgeye Hıristiyan hacı adaylarının da sürekli gelmesi bölgede özel güvenlik önlemlerinin alınmasını gerektirmekteydi. Hacı adayları ya fanatik Müslümanların ya da etraftaki haydutların kurbanı olmaktaydılar. Bölgede güvenlik sağlanması ve hacı adaylarının güven içinde seyahatlerinin gerçekleştirilebilmesi için -kaynaklara göre- dokuz şövalye Fransa’da, Champagne bölgesinde, Hugues de Payns önderliğinde toplanmışlardır. Elimizdeki kayıtlara göre bu şövalyeler Hugues de Payns, Geoffroy de Saint-Omer, André de Mantbard, Payen de Montdidier, Archambaud de Saint-Aignan, Geoffroy Bisol, Hughes Rigaud, Rossal ve Gondemare’dir. Hac yollarının emniyeti için yola çıkıp Kudüs’e varan bu şövalyeler, kral II.Baudouin tarafından çok iyi karşılanmış ve kendilerine şehirde bir yer tahsisi edilmiştir. Bu yıllar, 1119 -1120 yılları, tarikatın aynı zamanda ilk yıllarıdır. Tarikatın bu yıllardaki adı ise “İsa’nın Yoksul Şövalyeleri”dir. Birkaç sene sonra ise kral II.Baudouin, oturmakta olduğu ve Süleyman’ın Tapınağı olarak bilinen yeri terk etmiş ve burayı bu şövalyelere tahsis etmiştir. İsa’nın Yoksul Şövalyeleri’nin adı ise bundan böyle “Tapınakçılar” olarak anılmaya başlamıştır. Takip eden yıllarda Tapınakçı şövalyelerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. Artık savunmaya ihtiyaç duyan hacıların korunmasın üstlenmek isteyen şövalyeler kendilerini Tapınakçıların arasında bulmaktadırlar. Özellikle Hayfa Limanı ile Kudüs arasındaki yolun korunmasını Tapınakçılar üstlenmiştir. Tapınakçıların sayılarının artması artık Saint Augustin’den esinlenerek konulan kuralların yerine yeni, bu tarikata mahsus kuralların konulması gerektirmişti. 1127 yılında Hugues de Payns beş arkadaşı ile birlikte Roma’ya, papa II.Honorius’u ziyarete gitmiş ve bu topluluk papa tarafından dini bir örgüt olarak tanınmış ve 13 Ocak 1128’de kurallar konulmuştur. Latince olan bu kurallar “Latince kurallar” olarak geçer. 12 yıl sonra uygulanacak olan “Fransızca kurallar” ise bunlardan çok az farklıdırlar. Aslında Tapınakçıların tanınmasında ve kuralların konmasında, daha başka bir deyişle tarikatlaşmasında önemli bir isim rol oynamıştır: Saint Bernard de Clairvaux. 1090 doğumlu olan Saint Bernard de Clairvaux, genç yaşlardan beri çevresinde tanınmaya başlanmış, gerek davranışları gerekse de din kültürü ile ünü yayılmıştır. 1153 yılındaki ölümüne kadar etrafında hem sevgi dolu bir din adamı hem de karizmatik bir lider olarak saygı görmüştür. 20 Ağustos’taki ölüm tarihi, ona ait bir kült gününe dönüşmeye başladığında ise kilise müdahale etmek zorunda kalmıştı. Saint Bernard de Clairvaux gibi önemli bir kişiden destek alan Tapınakçılar böylece hem savaşçı şövalye olarak hem de dindar rahipler olarak kendi kurallarını uygulamaya başlamışlardır. Tapınakçılar ayrıca kendilerini diğerlerinden ayırmak için beyaz elbiseler de giymeye başlamışlardır. Tapınakçıların kıyafetlerinin en belirgin özelliği ise beyaz elbisenin üzerinde bulunan kırmızı haçtır. Tapınakçıların Büyümesi Zaman içinde Tapınakçılara bir çok şövalye katılmış ve örgüt büyümeye başlamıştır. 1147 yılında tarikatın ikinci Üstadı Robert de Craon öldüğünde sadece Kudüs’te 700 şövalye ve onlara hizmet eden 2400 kişi vardı. On üçüncü yüzyılda bir çok eyalette varlık göstermekteydiler. Bunların arasında Provence, Bourgogne, Catalogne, Portekiz, gibi yerler de vardı. Filistin’de üç büyük eyalete bölünmüşlerdi: Kudüs, Tripoli ve Antakya. Bu yüzyılda Tapınakçıların 3468 adet şatoları vardı. Tapınakçılar hem asker hem rahip oldukları için kadınlarla ilgilenmezler, boş vakitlerinin çoğunu ibadetle geçirirlerdi. Tapınakçılar hem birtakım ayrıcalıklara sahip oldukları için hem de güvenilir oldukları için kutsal topraklara giden haçlıların paralarını da taşıyorlardı. Tapınakçılar ayrıca hem katılanlardan gelen gelirle hem bağışlarla iyice de zenginleşmişlerdi. Bunun dışında söylentilere göre Tapınakçılar civardaki Müslümanlardan da para almaktaydılar. Tapınakçılar bu arada Orta Doğu’da ve İberya’da bir çok savaşlara katılmış ve başarılar da sağlamışlardı. Sonuç olarak, Tapınakçılar Haçlı Seferleri ve Hıristiyan Krallıkları döneminde güçlerinin doruğuna çıkmışlardı. Ancak bu etrafta söylentilerin doğmasına da neden olmaktaydı. Bu suçlamalar arasında birbirlerini kalçalarından ve kaba etlerinden öpmeleri, eşcinsel ilişkide bulunmaları, haça tükürmeleri, Bafomet adı verilen bir puta tapmaları da vardı. Uzun mahkemelerden sonra Tapınakçıların sonu ateşte yanarak gelmiştir. Ancak ölümlerinden ve tarikatın yok olmasından sonra da haklarında söylentiler devam etmiştir. Tapınakçıların Gizemleri Tapınakçıların gizemleri daha tarikatın kuruluşu ile başlar. Aslında tarikat kurulduğu andan itibaren ezoterik bir karakter göstermiş ve amacını saklamıştır. Tarikatın ezoterik karakteri mühründe de görülmektedir. Aynı ata binmiş iki şövalye şeklindeki bu mühür değişik araştırmacılar tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bazı araştırmacılar bu sembolü birbirini kollayan iki şövalye olarak yorumlarken bazıları da bunu tarikatın ilk yıllarındaki fakirliğini belirttiğini iddia etmişlerdir. Aslında bu mühür, Saint Bernard’ın da «çarpışma iki yönlüdür, yeryüzünde ve gökyüzünde» şeklinde belirttiği gibi, misyonun maddi ve manevi olan iki yönünü temsil etmektedir. Bir başka deyişle görünüşteki amaçları Kutsal Topraklara giden hacılara yardım etmek olan tarikatın aslında bir de ruhsal bir amacı vardı. Tarikatın ezoterik yönünün bir başka göstergesi de inisiyasyon törenleridir. Bu törenler bütün ezoterik topluluklarda görülen törenlere benzemektedir. Aday kabul edilmeden önce çeşitli sınavlardan geçmektedir. Bu sınavların tam olarak neler olduğunu bilemesek de dört elementle ilgili bir takım törenler olduğunu, bazı moral değerlerin sorgulandığını öğrenmekteyiz. Bu sınavları geçen adayı, geceleyin, on iki şövalye beklemekteydi. Dışarıda bekleyen adaya şövalyeler niçin kapıya geldiğini üç defa sorarlar, yanıtını kabul edince içeri alırlardı. Tarikata kabul edilme ise törenle olmaktaydı. Tarikatın bir ilginç karakteri de o zamanki Orta Çağ düşüncesinden farklı düşünsel yapısı idi. Ezoterik düşünceye olan yatkınlığı Tapınakçıları diğer tarikatlardan ayırtmakta ve etrafta yanlış anlamalara yer vermekte idi. Tapınakçıları tam bir ezoterik topluluk olarak düşünmek doğru olmaz ancak tarikatın zaman içinde böyle bir karakter aldığını ve diğer ezoterik topluluklara kaynak olduğu için bu özelliğinin fazla abartıldığını söyleyebiliriz. İsa Hakkındaki Görüşleri Tarih boyunca süregelen rivayetlere göre Tapınakçıların İsa hakkındaki görüşleri Hıristiyanlıktan çok daha farklıdır. Yaygın olan bir rivayete göre Tapınakçı şövalyeler Johannit mezhebe mensupturlar. Bilindiği gibi, Hıristiyanlık tarihine baktığımızda İsa’nın gelişinden önce Vaftizci Yahya’nın kişiliğinin öne çıktığını görürüz. Ancak Yahya, kabul edilen İncillerde İsa’nın geleceğini müjdeleyip onun vaftiz olmasını sağlayan bir kişidir sadece. Hatta Matta İncilinde Yahya şöyle der: «Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum, ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben O’nun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecek.» Ancak zaman içinde bazı topluluklar Yahya’yı İsa’dan daha önemli tutmuşlar hatta bu düşüncelerini çağlar boyu, İsa betimlemelerinde aslında Yahya’yı resmederek sürdürmüşlerdir. Aslında Tapınakçıların Johannit olduklarına dair çok da somut deliller yoktur, ancak kendilerine yöneltilen birtakım suçlamalarda Johannit mezhebe yöneltilen suçlamalara benzer suçlamalar vardır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise, biraz zorlamalı da olsa, bazı Tapınakçı sembollerinde Johannit mezhebine ait izler bulmaktadırlar. Tapınakçılara yakıştırılan başka inanışlara göre de Tapınakçılar İsa’nın Thomas isimli bir ikizi olduğuna ve yeniden dirilmenin ancak böyle gerçekleştiğine inanmakta ve ayrıca Maria Magdelena’nın İsa’nın karısı olduğunu öne sürmektedirler. Müslümanlarla İlişkileri Haçlı seferleri sırasında kutsal topraklara giden haçlılar içinde Müslümanlar ile en yakın ilişkileri kuranlar Tapınakçılardır. Söylentilere göre Tapınakçılar Müslümanlardan para da almaktadırlar. Tapınakçıların en çok ilişki kurdukları topluluk ise İsmailliye mezhebinden türeyen Haşhaşiler’dir. Haşhaşiler (Batıda “Assasin” diye anılırlar ve katil anlamına gelen bu sözcük buradan türemiştir.) Hassan Sabbah’ın Alamut kalesini almasından sonra buraya yerleşen müritlere verilen isimdir. Haşhaş içtikten sonra cinayet işledikleri öne sürülen bu topluluk aslında dejenere olmuş bir ezoterik öğretiye bağlılardı. Ancak Hassan Sabbah’ın kişiliğinden de kaynaklana nedenlerle siyasete de karışan Haşhaşiler Tapınakçıların ezoterik İslam’ı tanımalarında etkili olmuşlardır. Tapınakçılar Müslümanlarla ilişki kurdukları için çok suçlanmışlar, hatta Tapınakçıların taptığı ileri sürülen Bafomet/Bahomet adlı putun aslında Mahomet (Muhammed) sözcüğünden geldiği ve Tapınakçıların Muhammed’e taptıkları söylenmiştir. Aslında Orta Çağ’da Batı’da Müslümanların Muhammed’e taptıkları zannedildiği bilindiğinden Tapınakçıların Müslüman olmakla da suçlandıklarını düşünebiliriz. Bu arada Johannit mezhepler de, Özellikle de İstanbul ile olan alakadan ötürü üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Kaba hatları ile tarihini anlatmaya çalıştığımız Tapınakçıların gizemleri bugün hala gündemde. Yazılan bir çok kitapta Tapınakçıların bir çok “sırra vakıf ” oldukları, tapınağın anahtarına, Kutsal Kab’a, Ahit Sandığı’na, bilmem hangi hazinelere sahip oldukları sürekli yazılmakta. Bazı cemiyetler ise bu topluluğu gereğinden fazla abartmaktadır. Tapınakçıların Sonu Sağlanan bütün başarılara rağmen doğuda Latin krallıkları çok uzun ömürlü olamamışlardı. 16 Haziran 1291’de son kale de Müslümanların eline geçtiğinde sadece 16 Tapınakçı şövalye kalmıştı. Kalan şövalyeler ise Fransa’ya yerleşmişlerdi. Belli bir amaç için kutsal topraklarda toplanan Tapınakçı şövalyelerin Fransa’da tarikatın varlığını sürdürmelerine için hiçbir neden yoktu. Artık tarikat ömrünü tamamlamıştı. Ancak şövalyeler bunu kabul etmek bir yana zenginlikleri ile ayrıcalıklı bir konumda varlıklarını sürdürüyordu. Tapınakçı şövalyelerin bu zenginliği, paraya ihtiyacı olan Fransa kralı Güzel Philippe’nin (Philippe le Bel) dikkatini çekmekteydi. Bu arada Tapınakçı şövalyeler hakkında çıkan söylentiler de kralın içini kolaylaştıracak gibi durmaktaydı. Sonunda kral ustaca bir komplo ile 13 Ekim 1307’de Tapınakçı şövalyelerin büyük bir bölümünü tutuklamayı başardı. Aralarında Büyük Üstad Jacques de Molay’ın da bulunduğu bu grup büyük işkenceler maruz kalmış ve kendilerine atfedilen suçlardan büyük bölümünü kabul etmişlerdir.                 
                                                                                                                                                                             
Devamını Oku...

BIÇAK

Yazar Nesimi 6 Aralık 2015 Pazar 0 yorum
Tarihte kesin olarak ne zaman icat edildiği belli olmayan bıçak, günümüzde mutfaklarda ve yemek masalarında dizayn edilseler de tarihin ilk dönemlerinden başlayarak yakın bir zamana kadar öncelikle silah olarak kullanıldı. Ortaçağ Avrupası’ nda ev sahibi masaya bıçak getirmezdi, çünkü herkesin bıçağı belindeydi. Ancak şiddet artmaya başlayınca 1669’ da Fransa Kralı 14. Louis’ in bütün sivri uçlu bıçakların yemek masalarında kullanımını ve sokaklarda taşınmasını yasaklamıştır.
Devamını Oku...

FAKS

Yazar Nesimi 0 yorum
 1843’ te üretilen ilk faks makinesi, kabartma harfleri tarayarak elektrik sinyalleri gönderen bir sarkaçtan oluşuyordu. Modern faks makinelerinde ise gönderilen dokümandan yansıyan ışığı algılayan diyotlar kullanılır. 1922’ de Alman fizikçi Arthur Korn, radyo dalgaları ile Avrupa’ dan Amerika’ ya fotoğraf göndermiştir.
Devamını Oku...

UYDU

Yazar Nesimi 0 yorum
4 Ekim 1957’ de Ruslar, ilk uydu Sputnik’ i Dünya yörüngesine yerleştirdi. Dünya’ nın ilk yapay uydusu sadece bir basket topu büyüklüğünde olup 82 kg ağırlığındaydı. Bu minik uydu, 98 dakika içinde yörüngeye yerleştirilmişti. Sputnik, insanoğlu için uzay çağının başlangıcı demekti.
Devamını Oku...

Agarta & Samballa

Yazar Nesimi 0 yorum
"Shambhala" (Şambala), "Dünyanın Kalbi", "Yüce Ülke""Bilgeler Ülkesi" gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.
Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.
Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya"Brahitma" adıyla belirtilen Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik alemdeki temsilcisidir.
1912'de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon'a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ""Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, O'nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada 'inisiyasyon'dan da geçmiştir.
Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.
Rene Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta'nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.
Devamını Oku...

CERN’de aslında ne patladı?

Yazar Nesimi 0 yorum
Yapılan tüm açıklamalara rağmen hala bütün dünyanın en çok merak ettiği konulardan biri İsviçre’deki CERN araştırma merkezinde yapılan Büyük Patlama deneyi. Deney başlayana kadar hakkında pek çok fikir hatta komplo teorileri üretildi; CERN gizli deneylerin yapıldığı kapalı bir üs mü? Deneyden sonra dünya zarar görecek mi? Hatta patlama sonrası bir "Kara Delik" oluşup dünyayı yutacak mı?Maya takvimi bu deneye mi işaret ediyor?
İlk patlamalar Kasım ayında gerçekleştiğinde bu teoriler de havada kalmış ve söylentiler bir süreliğine durulmuştu. Zaman geçtikçe cadı kazanı tekrar kaynamaya başladı ve yeni senaryolar sahnede yerini almaya başladı. Şimdi ikinici patlama dönemi ile en azından sanıldığı gibi anında bir kıyamet yaşanmayacağını öğrenmiş bulunuyoruz yine de kafalardaki sorular devam ediyor.
CERN’de görevli Türk bilim adamı Kerem Cankoçak’la yaptığım görüşmelerimde bu konulardaki sorulara cevap bulmuş ve edindiğim bilgileri daha önce sizlerle paylaşmıştım. Bu bilgiler ışığında bugün gerçekleşen deneyi tekrar ele alıp CERN gerçeğine göz atalım.

 
CERN tam olarak nedir?

CERN’in açılımı Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi. Adında “nükleer” kelimesi geçiyor ama nükleer araştırma ile ilgili bir şey yapılmıyor. Nükleer çekirdek demek, atomun çekirdeği anlamına geliyor. CERN yaklaşık 55 yıl önce kurulduğu için o yıllarda atomun çekirdeğine kadar inilebiliyordu. Şimdi modern anlamda CERN bir Avrupa Parçacık Fiziği Laboratuarı, burada yapılan şey maddenin temel yapı taşlarını incelemek. Bilim adamı Kerem Cankoçak oradaki esas amaçlarını “bilimsel merak ve keşif” olarak özetlemişti. Temel sorulara cevap bulmak esas gaye; Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Maddenin kökeninde ne var? Nasıl oluştu?

CERN hangi ülkelere açık, bir üyelik sistemi mevcut mu?
CERN’e Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsi üye fakat üye olmak şart değil. Üye olmadan da deneylere katılınabiliyor bu uluslararası bir laboratuar. Örneğin Amerika, Rusya, Çin, Japonya buradaki deneylere katılıyor. Türkiye de katılıyor ama çok az bir katkıda bulunuyor. Türkiye de katılıyor ama çok az bir katkıda bulunuyor. Eğer üye olursak daha fazla katkıda bulunacağız.

CERN’deki bilgiler dışa kapalı mı? Gizlilik nasıl sağlanıyor?
Cern’de görevli bilim adamı Kreme Cankoçak’ın bana verdiği bilgilere göre dünyanın her tarafından gelen yaklaşık 10 bin kadar fizikçi bilim adamı bir arada çalışıyor. İşin hiç bir gizlisi saklısı yok her şey açık, bir teknoloji gizi yok. 


CERN’de çalışan kaç Türk var?
Projede yer alan pek çok Türk bilim adamı var ama bu Türklerin bir kısmı, Amerika ve Avrupa devletleri adına çalışıyor. Örneğin Kerem Cankoçak Eylül ayı öncesine kadar Iowa üniversitesi adına çalışıyordu, Ekim itibariyle  İTÜ İstanbul Teknik Üniversitesi adına çalışmaya devam etti.
Türkiye’nin ülke olarak katıldığı bazı deneyler var, o deneylere katılan Türk bilim adamları Türk üniversiteleri adına bulunuyor. Ama bunlar sürekli CERN’de değiller yani arada bir gidip geliyorlar. Sonuç olarak CERN’de belki 100′e yakın Türk bilim adamı var.
Büyük Patlama deneyi aslında tam olarak ne demek?
Aslında bu konuda bir yanlış anlaşma söz konusu. Bu deneylere Big Bang -Büyük Patlama deneyleri deniliyor ve insanlar da orada bir patlama olacak zannediyor. Halbuki büyük patlama zaten oldu; 13,5 milyar yıl önce. CERN’deki deneyde protonları çarpıştırdıkları zaman ortaya çıkacak olan enerji aslında bir sineğin kanat çırpması kadar! Gerçekte sonuç olarak meydana gelen çok küçük bir enerji ama buradan çıkacak sonuçlar Büyük Patlama’ya ve Büyük Patlama’dan sonraki nano saniyelere açıklama getireceği için başta Avrupa basınında olmak üzere medyada Büyük Patlama Deneyi olarak geçiyor. Dolayısıyla insanlar da bunu patlama olacakmış gibi algılıyorlar.
Büyük Patlama deneylerinin hedefi nedir?
Yine Kerem Cankoçak’ın bana verdiği bilgiye göre aslında bizim anladığımız anlamda hiç bir şey hedeflenmiyor, edinilen bilgilerle sanıldığı gibi karanlık gizli hiç bir şey yapılmayacak. Bu deneylerin tek sebebi “merak”. Sonuçta bilimin temel çıkış noktası her zaman meraktır. Bu deneyde de ana etken merak ve bilmediklerimizi öğrenmek ve bu merakımızı giderirken ortaya gündelik hayatta kullandığımız teknolojik ürünler de çıkıyor. Şu an kullandığımız internetin temelini oluşturan World Wide Web bunun en güzel örneklerinden.
Bu deneylerle ilişkilendirilen Anti-Madde nedir?
Anti-madde aslında var olan bir kavram, kitaplara konu olduğu gibi bir gizem ya da sadece bir teori değil. Her parçacığın zıt yüklü bir anti-parçacığı var: Elektron/Pozitron gibi… Anti-proton ve anti-elektron (pozitron)’dan meydana gelen Anti-atom ise 5 sene önce CERN’de yaratıldı. Ama anti-hidrojen atomu nano saniyelerde yok oluyor çünkü madde ve anti-madde birbirini yok ediyor. Şu anda içinde yaşadığımız evren maddeden oluşuyor. Anti-atomu laboratuarda yaratabiliyorsunuz ama bunlar madde ile birbirini yok ediyor. Anti-madde/Madde simetrisi kırılmasaydı şu anda biz de var olamazdık. Ya madde ya da anti-maddenin hakim olması lazım ki madde ortaya çıkabilsin. Yoksa birbirlerini yok ediyorlar ve geriye sadece radyasyon kalıyor.  CERN’de  “Peki bu neden böyle oldu?” sorusuna cevap aranıyor ve belki de bu soruya da cevap verilebilecek.
Bugün CERN’de tam olarak ne oldu?
Bazı yayın organlarında “CERN’de patlama oldu” diye yazıyor, oysa olan şey iki protonun kafa kafaya çarpışması… Ve bu çarpışma bir saniyede 40 milyon kere tekrarlanıyor….
Burada “Çarpışma” terimini biraz açmak gerekir. Aslında söz konusu olan “çarpışma” değil “çarpışmalar”. Saniyede 40 milyon kere tekrarlanacak olan bu çarpışmalardan yeni parçacıklar üretiliyor. Enerjinin maddeye dönüşmesi ilkesi (Einstein’ın E=mc^2 formülünü hatırlayın). Hızlandırıcı 10 saat çalıştığında 10×60x60X40 milyon adet çarpışma gerçekleşmiş oluyor. Bu kadar çok sayıda çarpışma elde edilmesinin nedeni ise, ender görünen olayları ve parçacıkları saptamak. Bu parçacıklar bazı fizik modellerinde öngörülüyor ama gerçek hayatta henüz saptanamadı. Dolayısıyla aslında deneyde bilimin bilmediği bir şey gerçekleşmedi ve çarpışma “beklendiği” gibi başladı. Farklı ve beklenmedik bir durum elde etmek çok zaman alacak. Belki bu çarpışmaları yıllarca yineledikten sonra “farklı ve beklenmedik bir durum” elde edilebilecek ki bu da bilinmeyeni öğrenmek anlamına geliyor. Zaten bütün amaç da bu.
Bundan sonraki adım ne?
Bundan sonraki amaç bu çarpışmaları yıllarca devam ettirmek. Bu arada da protonların enerjilerini ve sayılarını yükseltmek. Hedeflenen enerji, protonların 7000 Milyar elektron volt enerjisine çıkmaları. Su anda bu enerji 450 milyar elektron voltda. Eğer her bir proton 7000 Milyar elektron volt enerjide kafa kafaya çarpışırsa, elde edilen enerji yoğunluğu evrenin başlangıç koşullarına yakin olacak ve ilk evrendeki fiziksel atmosferi yakalanmış olacak. Bu asamaya en erken 2 yıl sonra geçilmesi planlanıyor. Yani şu anda hem protonların enerjileri çok düşük, hem de çarpışan protonların sayısı çok düşük.
Hadron Çarpıştırıcısı ne kadar süre ile aktif kalacak? Net bulgular için kaç tane çarpışma gerçekleşmesi gerekiyor?
Büyük Hadron çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider- LHC) en az 20 yıl, belki de daha fazla çalışacak. Net bulgular için, eğer şanslıysak, 2 yıl x 365 gün x24 saat x 60x 60 x 40 milyon çarpışma gerekiyor… Ama 5 yıldan önce çok kesin sonuçlara ulaşmak zor görünüyor.
 Özet olarak:
Basında patlama diye tabir edilen şey aslında protonların çarpışması. Ortaya çıkan enerji de bir sivrisineğin kanat çırpması kadar. Protonlar atom çekirdeğindeki parçacıklar. Bunlar o kadar küçük ki, neredeyse maddenin temel yapıtaşları sayılabilir. Ancak çok hızlı bir şekilde hareket ettirildiklerinden enerjileri boylarına göre çok yüksek oluyor ve böylece elde edilen enerji yoğunluğu çok fazla oluyor. Bu yüzden de evrenin ilk başlangıcındaki, 13.5 milyar yıl önceki enerji yoğunluğu koşullarına yaklaşılmış olunuyor. Bilindiği gibi evrenin başlangıcının “Big Bang” yani Büyük Patlama ile başladığı varsayıldığı için, LHC deneylerine bu yüzden Büyük Patlama deneyi denmekte. Kamuoyu tarafından yanlış anlaşılan konu da bu. Sanki CERN’de büyük bir patlama gerçekleştiriliyor zannediliyor. Oysa Büyük Patlama 13.5 milyar yıl önce zaten oldu. CERN’de şimdi o koşulları çok minyatür şekilde gerçekleştirip inceleyen bir deney yapılıyor.
Devamını Oku...

İlk Uzay Aracı

Yazar Nesimi 26 Kasım 2015 Perşembe 0 yorum
Sovyetler Birliği aya ilk uzay aracı gönderen ülkedir. Sanılanın aksine bunu ilk yapan Amerika değildir. Aya gönderilen ilk uzay aracı (Luna 2) 1959 yılında Sovyetler Birliği tarafından gönderilmişti. 1966 yılının 3 Şubatında ise Luna 9 adlı uzay aracı insansız olarak ay’ın yüzeyine iniş yapabilen ilk uzay aracı olmuştur. Amerika ise bundan 4 ay sonra kendine ait ilk uzay aracını aya yollamayı başarmıştır.
Devamını Oku...

GÜNEŞTEN SALINAN ENERJİ

Yazar Nesimi 0 yorum
Güneşten salınan enerji o kadar fazladır ki 1 saniyede yarattığı enerji 100 milyar atom bombası enerjisinden fazladır.
Devamını Oku...

SAVAKLARIN AÇILMASI

Yazar Nesimi 21 Kasım 2015 Cumartesi 0 yorum

Devamını Oku...

Buhar Türbini Nedir?

Sayfayı Yazdır
5469_bt2Günümüz teknoloji dünyasında, enerji ihtiyacı her geçen gün artmakta ve bu nedenle de enerji üretmen teknikleri geliştirilmektedir. Bu amaçla, rüzgar, güneş ve buhar enerjisinden faydalanma yollarına başvurulmuştur.
Buhar türbinlerinin de, bu amaçlarla üretilmiş olan bir sistemdir. Buhar türbini, yüksek bir basınç altında olan buharın sahip olmuş olduğu termal enerjiyi, mekanik enerjiye dönüştüren sistemin adıdır. Burada bir enerji üretimi söz konusudur. Buhar türbinlerinin en önemli kısımlarından bir tanesi, tambur şeklinde döner bir mildir. Bu mile rotor adı verilmekle birlikte, rotor silindir biçimindeki koruyucu yapıdaki bir kılıfın içerisine konumlandırılmış durumdadır. Kazandan gelen buhar silindirden geçer ve de bir buhar jeti haline dönüşür. Ardından da rotora takılmış olan bileziğin üstündeki kanatlara çarpar. Bu çarpma işlemiyle birlikte, buharın boşa gitmesi engellenir ve de bir enerji üretilmiş olur. En iyi sonucu alabilmek adına buharın püskürme hızının, kanatların dönme hızının iki katı olması gerekmektedir. Kazandan gelmekte olan buharın atmosfer basıncı, 14 kadardır. Bu basınca sahip buharın buhar türbinindeki silindirden püskürme hızı ise saniyede 600 metreden daha fazladır. Buhar türbinlerinde bir ya da birden fazla rotora takılmış bilezik bulunabilmektedir. Eğer ki türbinde bir bilezik bulunursa, saniyede 600 metrenin üstünde bir hızla buhar gelirse, buharın bütün enerjisinin alınabilmesi için kanatların oldukça hızlı bir şekilde dönmesi gerekmektedir. Bu durumda kanatların oldukça hızlı dönebilmesi oldukça zor bir eylemdir. Bu nedenle de, buhar ilk kanar bileziğinden çıkar ve ardından silindir üzerinde bulunan başka bir kanat dizisinden geçirilmektedir. Bu kanatların ismi ise, statordur. Yani buhar ilk kanattan ikincisine aktarılır. Ardından da ilk kanata geri aktarılır. Bu yenilenip duran bir süreçtir. Her geçiş sırasında, buharın hızı biraz daha düşürülmüş olmaktadır. Buharın hızı azaldıkça, basınç oranı da düşmektedir. Bunun sonucunda ise, buharın türbinde kapladığı alan daha da fazla olmaktadır.
5469_bt3Buhar türbini, İngiliz mühendis olan Charles Parsons tarafından geliştirilmiştir. Bu mucidin geliştirdiği buhar türbini, günümüzde bütün dünyada kullanılmaktadır. Buhar türbinlerinin kullanıldığı alanlar ise öncelikle elektrik santralleridir. Elektrik santrallerinde bulunan üreteçler, bu türbinler sayesinde çalıştırılmaktadır. Aynı zamanda buharlı gemilerin pervanelerinin döndürülmesinde de, buhar türbinlerinden faydalanılmaktadır. Parsons’un üretmiş olduğu ilk türbin, 7,5 kw gücünde bir türbindi. Bu da 10 beygir gücüne tekabül etmekteydi. Günümüzde, ise 2000 megawattın üzerinde buhar türbinleri tasarlanmaktadır. Bu da 2.680.000 beygir gücü anlamına gelmektedir. Parsons dışında başka mühendisler tarafından da değişik türlerde buhar türbinleri tasarlanmıştır. Bu türbinlerden birisi, yüksek hıza ve de tek dizi kanata sahip olan küçük buhar türbinidir. Bu türbin, 1882 senesinde mühendis Karl Gustaf de Laval tarafından geliştirilmiştir. Bu mühendis aynı zamanda, redüktör adı verilen dişli çark donamını da bulmuştur. Bu donanımın bulunmasındaki amaç ise, yüksek bir hızla dönmekte olan türbin aracılığıyla düşük hızdaki bir pervaneyi döndürebilmek ya da bir makineyi çalıştırabilmektedir. Buhar türbinleri, günümüzde gemilerde oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Gemilerdeki buhar türbinlerinde pervanenin hızı düşürülmesi gerekmektedir. Bunun nedeni ise, yüksek hızda dönen pervanelerin veriminin az olmasıdır.
5469_bt1Buhar türbinleri, iki tipte olmaktadır. Bu tipler, yoğunlaştırıcısız veya yoğunlaştırıcılı tiplerdir. Yoğunlaştırıcı türbinlerde, türbinden çıkan buhar, soğumak için bir yoğunlaştırıcıya gönderilmektedir. Bu sayede buhar su haline getirilmektedir. Bundaki amaç ise, bir vakum ortamı sağlamaktır. Vakum, buharın türbin içinde püskürmesi amacıyla kullanılmaktadır. Suya dönüşen buhar, kazana pompalanır ve burada tekrar buhar haline getirilir. Bu türbinler, gemilerde ve elektrik santrallerinde kullanılır. Yoğunlaştırıcısız türbinler ise, türbinden çıkan buhar sanayi işlemlerinde ve de binaların ısıtılmasında sık bir biçimde kullanılır.

Devamını Oku...

ÜÇ BOYUTLU TV NASIL ÇALIŞIR.

Yazar Nesimi 0 yorum
Bunun cevabı aslında bir soruda gizli. Niçin 2 gözümüz var? Çünkü 2 gözümüz var bunun sebebi derinliği algılayabilmek için. Tek gözümüz olsaydı dünyayı 3 boyutlu yani derinliği olmadan algılardık ve dünya da yaşanılmaz bir hale gelirdi. Örneğin bize uzatılan bir bardak suyu bile almakta zorlanırdık çünkü derinliği algılayamadığımız için bardağı aynı görme engellerinin yaptığı/aradığı gibi el yordamıyla arardık. Bu küçük bir örnekti siz gerisini getirin.
3boyut
3d ne demek; d harfi ingilizce dimensionals teriminden geliyor. dimensionals boyut demek oluyor. Aslında türkçesini kullanmak istersek 3b demek gerekiyor aslında. Türk dil kurumuna buradan sesleniyorum selfi olayını çözdükten sonra sırada 3d-3b olayı var.:)) Bir de 4. boyuttan bahsedilir ki buda zamandır. Konumuz 3D teknolojisi olduğu için onunla ilgilenmeyeceğiz. Daha doğru ifadeyle 4. boyutla biz değil, o bizle ilgileniyor. 4’üncü boyutu kontrol edebilmek şu an için zaten mümkün değil.:)
3dkamera
3 boyutlu filmler aslında yanyana %99 aynı 2 resimden oluşuyor. Soldaki resim sol gözden, sağdaki resim ise sağ gözden baktığımızda nasıl görebiliyorsak o şekilde çekilmiş 2 resim var aslında. Dijital ortamda bu şu demek 3 boyutlu resimler aynı manzara veya sahneyi iki kamera ile çekmek demek bir bakıma. Buradan 3 boyutlu filmlerin diğerlerine göre niçin biraz daha pahalı olduğunu açıklıyor.
Gözlerimiz, birbirleri arasında yaklaşık olarak 50 – 75 mm mesafeye sahip, yani her göz dış dünyayı biraz farklı bir açıdan görür. Bunu test etmek için elinize ince bir cisim alın kalem, çubuk vb. Aldığınız cismi gözünüzün önünde bir elinizle yaklaşık yarım metre mesafede tutun ve bir gözünüzü kapatıp bakın, sonra kapalı olanı açın diğerini kapatın. Önünüzdeki cisim sabit olduğu halde bir sola bir sağa gidiyor değil mi? Sakın şaşırmayın bu bir illüzyon veya sihir değil sizin belki şimdiye kadar farketmediğiniz fakat gözünüzün her zaman yaptığı şey. İşte sol gözde tutulan resim ile sağ göz de tutulan resim ayrı ayrı beyne gidiyor ve beynimiz bu iki benzer resimden derinliği olan bir resim/görüntü yapıyor.
İşte bu olay beynimizin şaşırtıcı bir çok özelliğinden biri. Yani beynimiz, aynı görüntünün iki farklı perspektifini alıp bu iki perspektifi dengeliyor ve çok karışık bir matematiksel hesap yaparak derinlik hesabını yapıyor. Bu hesaplama sonucu ilk örnekte verdiğimiz bardak örneğini tekrar vermek gerekirse; bardağın bizden ne kadar uzakta olduğunu anlıyor ve bu bardağa doğrudan uzanabiliyoruz. Aslında hepimiz bir matematik dahisiyiz. Bu işlemi günümüzde yapılan robotların bile yapması neredeyse imkansız gibi, televizyonda izlediğimiz ve bir çok robotun yaptığı aslında basit bir kaç ezberletilmiş işlemden ibaret. Kendinize doğru atılan bir topu 2-3 yaşında çocuklar bile tutabilir. Bu işlemi yapabilen kaç robot tanıyorsunuz mesela? Burada da derinlik önemli aslında.
Günümüz modern 3D teknolojisi de bu işlemi tekrarlamaya çalışıyor aslında. Bütün o 3D gözlükler ve projektörler, her bir gözün farklı perspektifler ile beslenmesini sağlamaya çalışıyor. Aslında bizim her daim yaptığımız bir faaliyeti şimdiki 3d teknolojisi taklit ediyor. Aslında 3d teknolojisinin mucidi bizzat sizsiniz. Yani herkes farkında olmasa bile 3d teknolojisinin mucidi. Sony, lg, samsung’ dan telif hakkı mı istesek diye düşünebilirsiniz. Bu pek mümkün değil zannedersem çünkü siz den önce bunu bu şirketler de çalışan mühendisler siz den önce davranıp patentini almışlardır. Neyse bu şakayla karışık bir tespitti.

Devamını Oku...

Japonlar ve Balıkları

Yazar Nesimi 20 Aralık 2014 Cumartesi 0 yorum







Son günlerde Japonya’ya ve kültürüne karşı duyduğum çocukluktan kalma hayranlığın yeni bir canlanış yaşadığını hissediyorum, nedense… Sanırım herşey Tokyo Kulesi’nden çekilmiş şu akıl almaz 360°’lik panoramik fotoğrafla başladı. Bir akşam boyunca kendimi Tokyo’nun en ince ayrıntılarını incelemeye adadım. Kuytuda bir ağacın altını didikleyen güvercin, bir binanın çatısını kaplamış otlak, üzerinde durdukları binayı yukarıdan başlayarak yıkan dozerler gibi keşfettiğim ilginç ayrıntıları sizlerle paylaşayım. İsterseniz sızıp kaldığı banktan aşağı düşmüş sarhoşu ya da Brezilya ağdacısını kendi kendinize bulmayı deneyebilirsiniz. Ama eğer bir kedi ya da köpek bulmayı başarırsanız mutlaka bana haber verin, ben bir tane bile bulamadım. Japonlar! Ne yaptınız hayvanlara itiraf edin!

Yine geçtiğimiz birkaç gün içinde internetlerde Filipinler denizinde olmasına rağmen Tokyo’ya bağlı minik volkanik bir ada olan Aogashima’nın fotoğraflarına denk geldim. İnanılmaz değil mi? Buna benzer bir başka ada da İzlanda taraflarında vardı. Adalar zaten genel olarak güzel netekim. Yarımadalar utansın. Geçen akşam olimpiyat olaylarına Tokyo’nun da karıştığını, karışmakla kalmayıp kazandığını(!) öğrendim. Bu vesileyle İstanbul’a geçmiş olsun dileklerimizi iletip, belânın küçüğünden kurtuldunuz, büyüğünden de tez zamanda hep birlikte kurtuluruz inş. dinimiz amin, diyelim.

Olimpiyat olayları sonrası twitterlarda bir japon balığı muhabbeti baş gösterince, adında Japon geçen bir merakım daha su yüzüne çıkıverdi: Yani Japon balıkları. Sazangillerden olan Japon balıkları (Carassius auratus auratus) Doğu Asya kökenli olsa da niyeyse Prusya sazanı olarak isimlendirilmesi uygun görülmüşCarassius gibelio’un evcilleştirilmesiyle aramıza katılmış. Bu evcilleştirme işi milattan sonra üç yüz-beş yüzlerde Çin’de gerçekleşmiş. Japon balıklarının Japonya’ya ulaşması teee 1600’lerin başını bulmuş. Yani Japon balıkları bin sene kadar Çin balığıymışlar. Bugün hala 300’den fazla varyetesinin önemli bir kısmının kaynağı Çin’miş, bazı önemli varyetelerse Japonya kökenli. Kaynağı Çin olsa da“bu” balıklar yine de Japon kültürünün önemli bir parçası. Hep öyle denir ama gerçekten ne kadar önemli bir parçası bilemeyeceğim doğrusu. Balıklar Japonya’ya ulaştıktan kısa bir zaman sonra buradaki Portekizli denizciler tarafından Avrupa’ya götürülmüş. Sizlere bu bilgileri aktardığım Wikipedia’da bizim memlekete ne zaman hangi yolarla geldiğine dair bir bilgi yok, doğal olarak. Ancak Wiktionary’de görebildiğim kadarıyla hemen her dilde balığa “altınbalık” ya da “kırmızı balık” denmesine rağmen Türkçe’de kendisine Japon balığı deniyor. Çinliler balığa “altınsazan” diyorlarmış, Japoncası da aynı anlama gelen “hibuna”, ancak “hibuna” sadece “common goldfish”e verilen isim, diğer varyetelerin kendi isimleri var. Yapay seçilim deyip geçmeyin, şu zavallı hayvacağızları soktukları eçiş-büçüş biçimleri görünce evrime olan imanınız tazelenecek.


Japon balıklarının soyağacı

Tüm japon balıklarını kapsayacak “kingyo” diye okunan bir kelime buldum, sanırım o da “altınbalık” demek. Portekizliler “doirada” diyorlarmış“dourado”nun feminen bir çeşidi, El Dorado’nun doradosu işte… İspanyollar, Fransızlar ve İtalyanlar sırasıyla “pez rojo, poisson rouge ve pesce rosso”diyorlar, hepsi de “kırmızı balık” demek. İspanyolca’da altın balık, altın sazangibi versiyonlar da mevcut. Peki allaşkınıza biz niye “japon” balığı diyoruz gerçekten, bir fikri, bilgisi olan?..



Aslında sadece şu en yukarıda görmüş olduğunuz ilüstirasyonu koyup altına bir “caption” yazacak idim geldiğimiz noktaya bakın! İşte bu yüzden iki senede bir post ancak yapabiliyorum. En yukarıda ve en aşağıda görmüş olduğunuz çizimler 1858 yılında Japonya’da yazılmış “Goldfish and their culture in Japan” adlı kitaptan alınmış. Ben tabii ki Wikipedia’dan aldım. Kitabın orijinaliniArchive.org’tan indirebilirsiniz. Japon balıklarıyla ilgili sizlerin bilgi, düşünce ve anılarını da merakla bekliyorum.
Devamını Oku...

Akıllı ve yetenekli insanlar neden başarısız olurlar?

Yazar Nesimi 0 yorum
Bugünlerde zeki insanlara kafayı taktığımı düşünüyor olabilirsiniz, önemli değil. Yani sizin böyle düşünebiliyor olmanız önemli de (=sizin düşünceleriniz herşeyden değerli sevgili okuyucularım), öyle bir kanıya kapılmış olma ihtimaliniz veya bunun doğru olması bence kötü birşey değil. Düşünebilirsiniz, bunun bana bir zararı olabileceğini sanmam. Hatta başka şeyler de düşünebilirsiniz ve ben sizin neler düşünebileceğinizi düşünmeye kalkışacak olsam, kabul edersiniz ki başka birşey düşünmeme zaman kalmaz ve bu yazıları yazamam. Hoş, bunun da kötü birşey (=bir kayıp) olup olmayacağı da tartışılabilir, ama ben bu girişi burada artık keseceğim. İstesem uzatamaz mıyım? Uzatırım, ancak bir yararı yok.
Şimdi ben size üst üste zeki insanlar hakkında iki yazı yazmamın, üstelik bunları çok yakın aralıklarla yayınlamamamın bir tesadüf olduğunu söylesem ne fark eder? Bu neyi kurtarır? Siz düşüneceğinizi düşündünüz bir kere. Yeter, bu konuyu tartışmak istemiyorum, uzatmayın lütfen.
İnsan, internette dolanırken ilginç şeylere rastlayabiliyor. Örneğin, ben bugünRobert Sternberg‘in 1994 yılında yayınlanmış “In Search of Human Mind” isimli, konusunda bir başyapıt sayılan kitabından, zeki ve yetenekli insanların hayatta neden yeteri kadar başarı gösteremedikleri üzerine bu kısa derleme-makaleyi bulmasaydım, emin olun ki şans eseri internet denizinde bu makaleye rast gelmeniz çok ama çok zor olurdu.
Ha derseniz ki biz de gider çok  merak edersek kitabın kendisini bulup alırdık, tamam kabul, o zaman ben de size kitabın Amazon’daki linkini veririm, böylece tam olarak ne hakkında konuştuğumuz hakkında biraz daha bilginiz olmuş olur. Gözleriniz yanlış görmüyor, kitabın borcu tamı tamına ve sadece 108,95 Amerikan Doları (tutarı yazıyla da yazacaktım ama çok zor geldi). Fiyatlarımıza her türlü vergi dahil olup, posta ve kargo ücreti ayrıca tahsil edilmektedir.
Her neyse, bu kitaptan alınan ve bir saattir sözünü etmeye çalıştığım bu makaleyegöre, akıllı insanların istedikleri başarı düzeyini yakalayamamalarının sebeplerini bir liste haline getirmek mümkünmüş. Bildiğiniz gibi, insanlar normalde okumayacakları metinleri liste haline getirilince okuma eğilimindedirler, kolaylarına geldikleri için olsa gerek. Kimseyi suçladığım sanılmasın lütfen, oluyor bunlar, her gün görüyoruz, lütfen.
Zaten makalenin kendisi de, işte tam da bu üzerinde konuşup durduğumuz listeden oluşuyor. Yani zeki, akıllı, her işte pek mahir olabilecek kapasiteye sahip olan insanların başarısız olmalarının sebeplerinin listesinden. Şu aşamaya gelene kadar lafı çevirme maharetimi takdir etmeyen okur ise gerçekten nankör. Ötesi yok.
Buyrun, size neden başarıyı bir türlü yakalayamadığınızın nedenlerinin listesi… Bu yazıyı okuyanların onda dokuzunun yaptıklarının onda dokuzunun bu listede yer alanlarla birebir örtüştüğünü iddia edebilirim, ama elbette sizinkiler hariç, sevgili okur:
1. Motivasyon eksikliğiBir yetenek,  o yeteneğe sahip insan onu kullanma isteğini içinde duymuyorsa, çok açık ki hiçbir işe yaramaz. Yok motivasyonun dışsal olanı, içsel olanı varmış, yok dışsal olanı pek kısa sürermiş de içten geleni daha istikrarlı bir performansın gerçekleşmesini sağlayabilirmiş de, bunlar beni şu anda pek ilgilendirmiyor doğrusunu isterseniz.
2. Ani dürtüleri kontrol eksikliği: Böyle canının durup dururken istediği şeyleri hemen yapma alışkanlığı, yüksek performansa ulaşmada en önemli engellerden biriymiş. Örneğin, ben şu anda bu yazıyı yazmaktan sıkıldım ve canım gidip birşeyler atıştırmak istiyor, değil mi?…
Ohh, nefisti.. Ne diyorduk, işte bazı zeki insanlar da yeteri kadar kendilerini kontrol edemeyip akıllarına ilk gelen parlak fikrin peşinden gittiklerinden, başarıya ulaşamıyorlarmış bir türlü. Ben yazarın yalancısıyım, şahsen kendimde hiç böyle bir durum bugüne kadar gözlemlemiş değilim.
3. Azim ve vazgeçmeme özelliğinden mahrum olmak: Yine takdir edileceği gibi, yukarıdaki maddeden azıcık farklı olan bu sebebe göre, bazı insanlar çok çabuk başladıkları bir işten sıkılarak ya da zorluklarından dolayı bırakma huylarından dolayı diğerlerinin ulaştığı mertebelere ulaşamıyorlarmış. Oysa, kararlı kişiler ancak sonuç alamayacaklarını kesin olarak gördükleri zaman, işte ancak o zaman, vazgeçiyorlarmış bir şeyden (var böyle insanlar, ben gördüm).İşte böyle her gün 50 defa
4. Yanlış yetenekleri kullanmak: Bazı yetenekli kişiler de görevlendirdikleri işleri yerine getirirken, binlerce yetenekleri olduğundan olsa gerek, yanlış olanı seçip onu kullanmaya çalışıyor ve bundan ötürü başarıyı yakalayamıyorlarmış. Yazarın, bu tür insanların zeki insanlar olduklarını iddia ettiklerini sanmıyorum, zira azıcık kafası çalışanın bunu yapmayacağını ninem bile bilir (gerçi ninem çoğu şeyi benden iyi bilir, o yüzden yanlış bir örnek oldu bu).
5. Düşünceleri aksiyona çevirememek: Bazı insanlar, bir konu hakkında derin derin düşüncelere dalar ama bir şey yapamazlar ya, onu diyor. Bu süper zeki insanlar, nedense müthiş fikirler ortaya koyabilmelerine rağmen, pek seyrek olarak bu fikirleri hayata geçirmek için kıllarını kıpırdatabilirlermiş, nedendir bilinmez.
Eğer bu listenin devamını okumak ve başarının kalan sırlarını birer birer öğrenmek için sabırsızlanıyorsanız, aşağıya tıklayın lütfen.
6. Sonuca ya da ürüne yeterince odaklanamamak: Bazı insanlar, bir faaliyetin yapılması ile ortaya çıkacak sonuçtan  ziyade sürecin kendisine daha çok odaklandıkları ve hatta bu süreç hakkında endişelendikleri için, başarıya ulaşabilecekleri halde ulaşamazlarmış. Hatta öyleymiş basbayağı.
7. Başladığı işi bitirememek alışkanlığı: Bu neden ve nasıl zeki ve kabiliyetli olarak anıldıklarını anlayamadığımız insanlardan bazıları ise, bir işi hiçbir zaman bir sonuca ulaştıramayacak gibi görünürlermiş (ve tabii ki sonuç da bu olurmuş). Bunun sebebi ise, o iş bittikten sonra ne yapacaklarını bilememeleri veya üzerinde çalıştıkları şeyin detayları içinde aşırı derecede boğulmak olabilirmiş.
8. Başlamaktan korkmak: Daha daha başka zeki kimseler ise örneğin bir projeye bir türlü başlayamaz ya da başlamak için yeterince istek duymazlarmış. Bu durumun kaynağı ise, bu makaleye göre bu kişilerin kararsız bir kişilik yapısına sahip olmaları veya bir işe kendilerine bağlamaktan korkmaları olabilirmiş. Bu ikisinden biriymiş yani kesin, başka alternatifi yok.
9. Sürekli erteleme ya da sürüncemede bırakma alışkanlığı: Bazı acayip insanlar ise (her kim ise bunlar) ancak üzerlerinde bir baskı oluştuğu ya da oluşturulduğu zaman harekete geçebilirlermiş.  Bu tipitipler, büyük bir işi ertelemek için misal,  yapacak küçük ve basit işler arayıp onlarla uğraşırlarmış.
10. Başarısızlık korkusu: Bazı yetenekli insanlar ise, gerçek performanslarını ortaya koymaktan çekinirlermiş, çünkü aslında hayatın gerçek zorluklarından kaçmakmış bütün dertleri.
Belki bu söylediğime şimdi inanmayacaksınız, ama bu liste daha yirmiye kadar devam ediyor, biliyor musunuz? Daha doğrusu, inanabiliyor musunuz? Oysa, hepsini bir başlıkta özetlemenin mümkün olduğu ne kadar da açık: Başarısızlıktan korkmak.
Kalan dokuz maddenin temelinde bunun yattığını görebilmek için uzman olmak gerekmiyor sanırım. Ama siz yine de ben kalan on tanesini de okumak istiyorum, daha doyamadım diyorsanız, o zaman bana da makalenin linkini bir daha vermekten başka yapacak birşey kalmıyor artık.
Devamını Oku...

İngilizler Tarafından Kör Edilen Mehmetçikler

Yazar Nesimi 0 yorum
Mısır’ın Seydibesir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye Kampı’nda, 1’inci Dünya Savaşı sonrasında Mehmetçiğe yapılan vahşetin sır perdesi halen tam olarak aydınlatılabilmiş değil. 1918-1920 yılları arasında İngilizler tarafından yapılan büyük işkencelerle kampta 15 bin Mehmetçik krizollu maddenin döküldüğü havuzlara indirilerek tek tek kör edildi. Bunların arasından da yüzlerce Mehmetçik maalesef feci bir şekilde can verdi.
Konu 1921 yılında TBMM’de görüşüldü ancak o yıllardan bu yana hiç gündeme gelmedi. Yakın zamanda konuyu gündeme getiren, konuyla ilgili bazı çalışmalar yaşanan bu acı dramı gündeme taşıdı. Fakat bu girişimlerin hedefine ulaşabildiğini söylemek mümkün değil. Araştırmacı Yazarlar bu vahşetin nasıl icra edildiğine yönelik bilgi ve belgelere henüz daha ulaşılamadığını ifade ediyorlar. Fakat araştırmacılar belgelerin Genelkurmay arşivlerinde bulunduğunu iddia ederek, Genelkurmay arşivlerin halka açılmasını talep etmektedirler.
15 bin askerimize krizollu havuzda yapılan büyük vahşet ve sosyal sitelerde geniş olarak yer bulmuştu. Bu vahşet Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış olup İngilizlere, 150 bin askerimize uygulanmıştır. Bu askerlerden bir kısmı Mısır’ın iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedilmişti. Kampın tam adı, “Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı” idi. Bu kampta, 1918′de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na baglı Osmanlı askerleri tutulmakta idi.
12 Haziran 1920′ye kadar iki yıl boyunca askerler her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz bırakıldılar. Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermenilerdi. Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanlar  yalan, yanlış çevirileri sonucu kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı haline gelmişlerdi.
Savaş sonrasında ise kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, ingilizler’in işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri  Ermeniler tarafından, İngilizlere empoze edilmekteydi. Çözüm olarak toplu katliam yapılabileceği düşünülmeye başlandı.
Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimizin gözü kör oldu.
Bu akıl almaz vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler. Tabii ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de zamanla unutuldu gitti.
Krizol metilfenol sınıfından organik bileşiklerdir. Çoğunlukla, doğal halde ya da aromatik bileşiklerin üretimiyle elde edilirler. Bazen fenol ya da fenolikler olarak adlandırılırlar. Sıcaklığa bağlı olarak krizol katı ya da sıvı halde bulunabilir. Krizol (ingilizce Cresol) ençok Lysol isimli markayla bugün tuvaletlerde dezenfekte edici olarak kullanılmaktadır. Bu madde keskin kokulu temizlik maddesinin kimyasal ismidir.
Devamını Oku...

Herşey elmanın düşmesi ile başladı!.. Acaba öyle mi?

Yazar Nesimi 14 Aralık 2014 Pazar 0 yorum

 Hayır. İlk ve ikinci hidrojen atomunun yaratılması anından itibaren “madde itimi” ortaya çıktı. Bu iki hidrojen atomu sadece yanyana olduğunda değil, kainatın iki ayrı ucunda bile olsa hem“yaratma sonsuz enerjisi” ile onların aralarında birer ilişki var; hem de birbirleri ile aralarında doğrusal bir ilişkileri vardır: Sanki aralarında bir “sicim demeti” bağı vardır. Bir anlamda her hidrojen atomu, -ve onların tüm alt parçacıkları dahil- bu “yaratma sonsuz enerjisine” her yönden ve her an muhataptırlar. Her biri her an sonsuz enerjinin etkisi altındadırlar.
Bunu şuna benzetelim: Maddesel sonsuz küçük boyutta olan -minyatür- bir iğne yastığına sonsuz olarak her yönden gelen lazer ışınlarının bu küçücük noktaya yöneldiğini düşünelim: 360 derece x 360 derece x 360 derece x vb…sonsuz yön.. (Tıpkı bir ampulden çıkan ışınların sonsuz yönlere dağılmasının tam tersi gibi, sonsuz yönlerden gelen sonsuz güçte sonsuz yaratma enerji..)
Ancak bu hidrojen atomlarının her birinin tüm alt parçacıkları ile diğerlerinin tüm alt parçacıkları aralarında ise bir tünel demeti-sicim demeti- ilişkisi var. Sanki tek bir uzun tesbih ipine sadece bu ikisi dizilmiş ve birbirinden uzakta duran iki tesbih boncukları gibi.. Bu taneler, her ikisine de ayrı ayrı etki eden, “yaratıcı sonsuz enerji” tarafından bu “sicim” ya da “tünel boyunca birbirlerine doğru itiliyorlar. Yaratma sonsuz enerjisi ile tam dolu olan mana evreni, bu maddeleri her yönden iterken, bunları birbirine bağlayan sanal sicim tüneli boyunca bu maddeleri giderek birbirlerine doğru yaklaştıracaktır. Madde sayısı üçe çıktığında ise bu küçük kütlelere yönelen sonsuz güçte itme karşısında üçgen görünümlü bu “sanal sicimler üçgeni” giderek küçülecek, maddeler birbirlerine giderek yaklaşacak; sonunda ise bir araya gelecek..
Elma başına düşen Newton birden “Yer Çekimi” Yasasını buldu!.
Yerçekimi yasası, o günden itibaren 1950 lere kadar hiçbir karşı görüş ortaya çıkmadan sorunsuz bir şekilde bu “yasal görevini!” gerçekleştirdi.
1950 lerde İngiltere’de John R. R. Searl adlı çocuğun bir seri gerçek rüyalar görmesi ve rüyalarında kendisine gösterilen ve yapımı öğretilen cihazı, çocuk yaşında bir kaç yıl içinde gerçekleştirmesi ile bu durum değişti.1
Searl, 15 yaşına varmadan aynen rüyasında gördüğü küçük mıknatıslar ile bazı metal halkalar ve yalıtkanlardan oluşan cihazını bitirdi ve çalıştırdı.
Cihaz dıştan içe üç metal halka ve bunların etraflarında yer alan silindirik küçük manyetik parçalardan oluşuyordu. Metal halkalar sabitti; ancak mıknatıs parçaları onların etrafında dönüyordu. Aynen rüyasında gösterildiği gibi yapmıştı ve cihaz gösterildiği gibi şaşkınlık verecek şekilde birden kendiliğinden çalışmaya başladı.
Manyetik halkacıklar en küçük bir ittirme ile, geniş sabit halkalar etrafında fakat onlara değmeden halkaya çok yakın bir uzaklıkta ve hızla dönüyordu. Dönmeye başladıklarında ise asla durmuyorlardı. Birinci halkadaki silindirler gözle zor seçilebilir bir hızla dönerken, ikinci ve üçüncü halkalar etrafında yer alan manyetik silindirler de adeta görülemeyecek hızlarla kendiliğinden dönmeye başlıyorlardı.
Olay bu kadarla da kalmadı. Dönen cihazın üstünden ve altından pembe ve mor ışınlar bir pompa gibi adeta akarak geliyorlardı. Ayrıca dönen cihazların yanında bulunan insanın vücudunda bir yara varsa bu yaralar son derece hızla iyileşiyordu.
Daha da şaşırtıcısı cihaz bu esnada ağırlığından büyük oranda kaybediyordu. Dikkatlice ağırlığı hesaplanarak yapılmış olanları tavana kadar yükselip, tavana takılıp kalıyor belki orada dönmeye devam ediyordu. Açık havada yapılan deneylerde birçok cihaz son mıknatıs parçası da yerine oturtulduğunda dönmeye başlamakta, yerden hızla yükselerek uçmakta ve bir daha dönmemek üzere dosdoğru havaya yükselerek gitmekteydi. Searl, onları kontrol edemiyordu.
İngiliz Hava Kuvvetlerinde çalışan John Searl’ün yaşı ilerledikçe yaptığı deneylerin yoğunluğu da arttı. Artık evinin elektriğini de, bu kendiliğinden dönen cihazdan elde ediyordu. Ancak elektrik idaresi ile başı bu yüzden derde girdi; elektrik hırsızlığından hapsedildi. Karısı tüm eşyalarını kitap ve notları ile cihazlarını ve parçalarını sokağa attı.
BBC ile yapılan röportajlarında, helikopterler uçarak giden cihazlarına yetişemediler, bunlardan
birinde çekim işlemi sırasında o zamanın kameraları cihazın çalışmasını kaydetmek üzere cihaza yaklaştırıldığında, SEARL cihazı -belki ilk defa- durdu:
Kameranın çalışma frekansı cihazın kendi oluşturduğu frekans ile girişim yapmış, cihaz durmuştu. Searl, ilk defa cihazına bir uzaktan kumanda olanağı bulmuştu.
Artık yükselen cihazlarına yön tayini de yaptırabiliyordu.
Cihazını ABD de bir hava üssüne götürdü. Hangarın içinde cihazın oradan oraya hızla uçtuğunu gören pilotlar Searl’ü kovdular; bu cihazın içinde uçma fikri onları korkutmuştu. Kraliçe’ye dahi uzun süre kendini anlatamadı. Şimdi o zamanlardan elde sadece birkaç metre havalanmış uçan-daire görünümlü cihazlarının fotoğrafları ve monte edilmeye çalışılan çıtalı dairesel görünümlü aletlerin fotoğrafları var. Plaj kenarlarında yapılan deneylerinde deniz suyu ve plaj kumları da cihazla birlikte havalanıp gidiyordu. Kar üzerinde yapılan deneylerde ise yerdeki karlar cihazla birlikte kalkıp gidiyordu.
1
Uzun yıllar bu çarpıcı deneylere daha fazla birşey ekleyemedi.
Ancak bu arada ismine artık “Sir” ünvanı yanında Profesör titri de eklenmişti.
2007 yılında Dr. M. Fernando, Dr. T. Moore ve ekibi, Prof. Sir John Searl’ün gözetiminde “SEARL EFFECT GENERATOR” (SEG) cihazının yeni bir örneğini yapmak üzere ABD’de işe koyuldular. Ancak cihaz bu defa üç halkalı değil, tek halkalı yani tek kademeli olacaktı.
2
Sonunda cihazlarını aynen yıllar önceki cihazlarda olduğu gibi çalıştırdılar.Tek mıknatıs makarasından 12 mıknatıs makarasına kadar içteki sabit halkanın etrafına eklenen bütün mıknatıslar ilk andan itibaren bu sabit ana halka etrafından kendiliğinden dönebilmekte idiler. Yerçekimi üzerinde etkileri açısından da bu kapsamda deneylerin yapılıp yapılmadığı bilinmiyor. İzlenen videolarda bu konuda açık bilgi verilmemekte.
Şu sıralarda 500 KW’lık bir mıknatıslayıcı üretimi üzerinde çalışıyorlar. Bunu kullanarak yapılacak mıknatıs silindirleri ile daha büyük ve etkin bir SEG jeneratörü üretilmesi planlanıyor.
Halen bu ekip Tayland’dan diğer bir teknik ekiple aynı cihazın daha etkin benzerlerinin üretimi üzerinde çalışıyorlar.2
Büyük beklentiler ve sonuçlar oluşabilir.
3
Kanaatimizce Sir John Searl tarafından bizzat yapılan deneylerden daha az önemli olmayan bir çalışma bu konuda bir Rus ekip tarafından yapılan deneylerdir: Bir kısım literatür aşağıda belirtilecek olan bu deneyin hiç yapılmadığını ya da aşağıdaki sonuçların alınmadığını öne sürmüş olsa da bilimsel bir kongrede sunulan bu deneyle ilgili tebliğ sonucu iddialar çok ilgi çekicidir:
V. Roschin ve M. Godin, yaklaşık 100 cm. çapında tek halkalı bir SEG sistemi yaptılar.3
4
5 cm. çapında mıknatıs silindirleri bu sabit halkanın etrafında yer almaktaydı. Silindirlerde yer alan mıknatıslar 1 mm. eninde tek tek mıknatıs parçalarının ardışık kutuplarla dizilmesinden oluşturulmuştu. Bu defa silindirik mıknatıslar kendi halinde bırakılmamış, bilyalarla yataklanmış olarak içteki sabit halkanın etrafında bir ilk hareket motoru ile döndürülmekteydiler. Belli bir ilk güçte ve belli bir tur verildikten sonra dışarıdan verilen motorlu döndürme gücü kesilmekte idi. Enteresan şekilde cihaz kendiliğinden dönmeye devam etmekte ve verilen gücün kat kat üzerinde fazla güç alınmaktaydı. Fakat daha da ilgi çekici olan yaklaşık 300 kg.ı aşkın ağırlıkta olan toplam cihazın ağırlığını yaklaşık 1/3 oranında kaybetmesi ve 200 küsur kg.a inmesidir. Tur yönü değiştirildiğinde ise yerçekiminin etki yönünü de değiştirebilmekte, sistemin komple ağırlığını ya eksiltmekte ya da daha da ağırlaştırabilmekte idiler. Ayrıca deneyin yapılmakta olduğu binada da önceki Searl deneylerini doğrular bir şekilde mor ve pembe ışıklar, binada cihazın bulunduğu katın birkaç kat altında ve birkaç kat üstünde oluşmakta ve sınırları belli renkli halkalar şeklinde belirgin olarak şekillenmekteydi.
Yerçekimi nasıl oluyor da azalıyor, hatta yok oluyor.?
E. Podkletnov, uzun yıllardır yaptğı deneylerde, süper iletkenlerin veya süper iletken olmayan maddelerle yapılan deneylerin, hatta bir takım doğal olayların yerçekiminin belli oranlarda yok edilmesine yol açtığını belirgin şekilde ortaya koymaktaydı. Hepimizin hatırladığı azotla mutlak sıfıra yakın soğutulmuş mıknatısın havada başka bir mıknatısın üzerinde asılı kalması ya da bir süre boşlukta dönmesi, mutlak sıfıra varan düşük sıcaklıklarda süper iletkenlerin sağladığı bu tür olanaklara örnektir. Bunlar güncel uygulama değeri az da olsa geleceğe ışık tutacak deneylerdir.
Diğer yandan tornadolarda ve büyük hortumlarda, tayfun merkezlerinde kalan cisimlerin sadece hava gücü ile emilmesi olanaksız şekilde yerlerinden koparılarak yükselmeleri de Podkletnov’un açıklamaları arasında yer almaktadır. Burada dönen manyetik alanların bu tür doğa olaylarına yol açabileceği açıklanmaktadır. Bulutların ve dönen hava akımlarının elektromanyetik alanlarla yüklü olması yeterli olmakta mıdır? Bir hortumda süper iletkenlik söz konusu olamayacağına göre, dönen manyetik alanların varlığı söz konusudur. Örneğin yüksek şiddette bir hortumda 10 tondan ağır bir torna tezgahının yere tespit cıvatalarından kopmuş olarak 10 metreden fazla bir uzaklığa uçarak gittiği belirlenmiştir. Bunun sadece hortumun oluşturduğu vakumun, havanın emme gücü ile açıklanması mümkün değildir.
Nitekim Podkletnov’un süper iletkenler olmadan da sadece manyetik alanların döndürüldüğü
deneylerinde, odadaki dumanların deney aparatının üzerinde doğrusal şekilde tavana doğru yükseldiği belirlenmiştir.,
Madde alt parçacıklarından konu ile ilgili olan bilhassa ikisi yerçekimi üzerinde etkin olabilir:
Bunlar nötrinolar ve graviton’dur: M. Pitkanen’in çalışmalarında bu görüşü doğrular açıklamalar bulunmaktadır.4 , 5
Dönen manyetik alanlar bu alt madde unsurları üzerinde sanki beyzbol sopasının topu yolundan çarpıtarak yön değiştirmesi gibi etki yapabilir. Nötrinolar (Neutrinos) bu açıdan üzerinde
araştırılmaya değer parçaçıklardır. Her an, her yerden ve yer yönde geçmektedirler. Nötrinoların deney ortamındaki mıknatısların döndürülmesi ile yollarından saptırılması mümkün olabilir mi? Böylece yerçekimini oluşturan gravitonlar etkilenmiş ve doğal yer çekimi gücü azalmış -veya artmış- olabilir mi?.
Son deneylerde mıknatıs üretmek üzere 500 KW gücünde “mıknatıslandırıcı” yapılmakta olduğu bildirilmektedir.
Kanaatimizce, son derece küçük parçacıklar olan nötrinoları etkilemek üzere, milimetre boyutlarında değil, mikron, hatta nanometre boyutlarında mıknatıslar üzerinde çalışmalıdır; bunların SEG türü minyatür bir sistem içerisinde döndürülmesi ile nötrinoların etkilenerek dolayısı ile yerçekimine etki yapan gravitonların etkilenmesinin sağlanmasına çalışılması daha mantıklı olacaktır. Bu yolla sonuç alındığından etkiyi sağlayan cihazın boyutları da son derece küçültülebilmiş olacaktır.
Bir gün bir hipermarkette yerden, kontrollu şekilde birkaç milimetre yükseltilmiş olarak birkaç ton ağırlık yüklü bir paletin, zarif bir bayan memurun parmakla hareketi ile bir yerden bir yere kolayca çekilerek munis bir halinde taşınıverdiğini görürsek hiç şaşmayalım. “Zencefil” de üç beş yıl öncesine kadar akıldışı gibi değil miydi?

Devamını Oku...